Bir önceki yazımızda bütüne odaklanmanın yerine onu parçalara ayırmaktan bahsetmiştik. Peki bu parçalama işine nasıl başladık. Öncelikle toplumu parçalarına ayırdık, sınıflara böldük. Görevleri ayırdık, mesleklere böldük. Felsefenin temelini attığı ‘Bilimi’ felsefeden ayırdık. Ardından bilimleri de birbirinden ayırdık. Öyleki yüz sene önce ki bir bilim dalı şuan onlarca parçaya ayrılmış duruma geldi. Örneğin 1822-1884 yılları arası yaşamış ünlü bilimadamı Mendel’e bir bakalım.

Hepimiz Mendeli az çok tanırız. Bezelye deneyleri ile kalıtıma ciddi katkıları olmuştur. Peki Mendelin mesleği neydi? Aklımıza gelen ilk sorulardan biri bu değil mi? Değil.. Çünkü çoğumuz kalıtımla ilgileniyorsa zaten onun biyolog olduğunu düşünüyoruz. Bazılarımız onun papazlık yaptığını da biliyordur. Ancak bu kadarla da sınırlı değil arkadaşlar. Mendel ilk dönemlerinde bahçıvanlık ve arıcılık yapmıştır. Ardından sporla uğraşmış, hastalığı yüzünden bırakmak zorunda kalmıştır. Ardından Olomouc Üniversitesinde felsefe ve fizik eğitimi almış, ardından kiliseye girmiş. Kilise tarafından Viyana’ya finans eğitimi için gönderilmiş, bitirdiğinde manastıra öğretmen olarak dönmüş ancak sözlü sınavı geçememiş. Mendelin hayatına bir kere girersek emin olun çıkamayız. Bütün yazımızı da ona ayıramayacağımıza göre son bir kaç örnekle noktayı koyalım. En büyük çalışması kalıtım üzerine olmuştur, ki bu nedenle de kendisine “Kalıtımın Babası” diyoruz. Bunun dışında arılar için bizzat kendisinin tasarladı kovanları vardır. Ayrıca astronomi ve meteoroloji ile ilgilenmiş, Avusturya Meteoroloji Topluluğunu kurmuştur. Tek bir alana yönelmeyip hayatı boyunca çeşitli dallarda ne kadar aktif olduğunu görüyorsunuz. İşte ders kitaplarımızda gördüğümüz bezelyeleri çiftleştiren sapkın papaz bu.

Bir de şimdiye bakalım. Kalıtımla ilgilenen biyologlardan kaç tanesi kendi alanları dışında bir şeyle ilgileniyorlardır dersiniz. Bütün iyimserliğimle bir oran vereyim %0,1. Çünkü hepimiz biliyoruz ki diplomalarımız için ne çaldığımız müzik aletleri, ne ilgilendiğimiz sosyal alanlar, ne de ders notu dışında ki herhangi bir aktivitenin bir önemi vardır. Tek önemli olan ortalamamızın dört üzerinden kaç olduğudur. En verimli yıllarımızı da bu notu yüksek tutmakla harcadıktan sonra da zaten kim uğraşacak sanatla, felsefeyle..

beyin-bilissel-fonksiyonlar

Hal böyle olunca da nerede okursanız okuyun, nerede çalışırsanız çalışın eğer kabuğunuzu kırmadıysanız hep dar bir ufkunuz, dar bir bakış açınız olacaktır. Çalışma alanınızda karşılaştığınız bir sorunda çözüme ulaşmanız için tek bir pencereniz olacak ve çözüme buradan ulaşmaya çalışacaksınız. Eğer pencereniz yanlış cephedeyse geçmiş olsun şimdiden. O yüzden fazladan ilgilendiğiniz her alan size yeni bir pencere, yeni bir çıkış kapısı açacaktır.

“Bu kez dağılan şey insan tabiatı dediğimiz şeyin ta kendisi. Öyle ki insanın toplayıcı melekelerinin — akıl (bağlayıp birleştiren, düşüncelerin toplayıcısı), gönül (sahiplenen duyguların toplayıcısı), vicdan (bir yönelme yahut geri durma anında seslerin toplayıcısı) —artık insana hiç bir hayrı dokunmuyor. Dağılan tabiat olduğundan, tabiatın özü olan ölçü ve denge, adalet ve itidal, ve bunların yansımaları olan sakınganlık ve sorumluluk, ar ve utanma insanın dünyasından çekilmektedir. Ar dediğimiz şey ki bu dağılmanın en aşağıdaki setlerinden biridir. O bile yerinden kalktıysa ve artık hiç bir şeyi tutmuyorsa, aslında dağılma değil saçılmadır söz konusu olan”

Çok karamsar geliyor olabilir bu cümleler. Ama doğru söze ne hacet. Eğer insanlığın mevcut durumu sizinde yüreğinizi parçalıyorsa nedenlerini öğrenmek sizin de hakkınız demektir. Peki geri dönülmez bir noktada mıyız? Bunu bilemeyiz tabii ki ama sorulması gereken asıl soru bu değil. Eğer bu gidişata sizde öfkeliyseniz şuan insanlığın bulunduğu noktanın bir önemi yok bizim için. Bu durumda sorulacak ilk soru “Ne yapabiliriz?” olacaktır. Kitapta küçük bir ipucu vermiş bu sorunun cevabına:

“İnsan ne ise ve ne olacaksa sevgi sayesinde olacaktır. Olmaya yazgılı olduğu şeyin yükünü yüklenmekten yüksünmeyerek. Ve onun ikiz kardeşi olan samimiyetle. Ve hepsine kol kanat geren hakikatle.”

Sevgi-Samimiyet-Hakikat

famiglia-naturale

Bugün dünyanın neresinde olursanız olun, dolaştığınız sokaklarda bu üçüne de rastlamak iyice zorlaştı artık. Halbuki sürdürülebilir bütün sistemlerin en temel şartıdır bunlar. Şirketlerin, organizasyonların, toplulukların, ailenin, içinde ilişkilerin olduğu bütün sistemlerin. İşi iyice ileri götürüp iddialı bir şey söylemek istiyorum. Bütün evrenin temeli bu üçünün üstüne kurulmuştur. Bunların olmadığı bir ortamda oluşturacağınız hiç bir yapay yasa o sistemde huzuru sağlayamayacaktır. Nitekim hepimiz buna yaşayarak tanık oluyoruz.

Şimdi şu soruyu tekrar soralım. “Okumak tüm bunların neresinde?” Sendeyiz sayın kitap.

“Okuyan kişi elbette ‘Okumak insana ne kazandırır’ sorusunu bu raddeye düşürmez. Okumanın insana kazandırdığından kuşkusu yoktur. O, okuyarak hiç olmazsa neyin kuşku doğurucu, neyin kuşkuya yer bırakmayacak kadar açık, neyin delile muhtaç ve neyin ispattan vareste olduğunu öğrenmiştir. Ve o, kuşkuyla dağılanın neyle ve nasıl toplanacağını da öğrenmiştir.”

Okumak, insanı fikri olgunluğa ulaştırır. Okuyan insan sorgulamayı öğrenir. Okuyan kişi eğitimin, insan yetiştirmenin ne demek olduğunu, neden önemli olduğunu, öğretmenin ve öğrencinin ne olduğunu bilir. Kavramlara hak ettiği anlamı katan insanda ruhunu kurtarmış demektir. Zaten mevcut gidişatı doğru yola çevirmenin ilk şartı da bu değil midir?

Facebook Sayfamizdan Bizleri Takip Edebilirsiniz
Mehmet Ali Kurtulmuş

Sakarya Üniversitesi Endüstri Mühendislliği
İlgi alanları; İktisat, Felsefe, Sosyoloji ve Öğrenen Organizasyonlar