Merhabalar. Bu yazım biraz kitap analizi tadında, biraz da kitapta işlenen konu ilgimi çektiği için konuyu biraz daha derinlemesine anlatmaya çalıştığım bir yazı olacak. Şimdiden keyifli okumalar dilerim.

Kitabımız; “Harvard Business Rewiev” serisinden “Duygusal Zeka”. Bu kitabı alalı uzun zaman oldu aslında ama yeni bitirebildim; ama okurken de kesinlikle analizi yapılmalı diye düşündüğüm bir kitap oldu. Zeka kelimesi günlük hayatımızda çok sık duyduğumuz kelimeler arasında aslında. Özellikle mantıksal zeka olarak adlandırdığımız IQ hayatımızın vazgeçilmez bir parçası. Eğitim sistemimiz gereği belli yaşlardan beri okul anlamında bir üst seviyeye geçmek için sınavlara girdik, giriyoruz. Girdiğimiz sınavların isimleri sürekli değişti. OKS’ydi SBS oldu, ÖSS’ydi YGS-LYS oldu. Ama çalışırken duyduğumuz cümleler çok değişmedi. (Özellikle rehber eğitmenlerimizden duyduğumuz cümleler.) Genelde bize şu cümleyi kullandılar:” Evet verimli ve düzenli bir şekilde çalışmanız çok önemli, ama ne kadar çalışırsanız çalışın, sınav anındaki stresinizi kontrol altında tutamazsanız istediğiniz verimi alamazsınız.” Gerçekten de buna benzer hikayeler duymuşuzdur. İşte benim çocuğum çok stres yapıyor ve sınav anında her şeyi unutuyor, sunuma çok iyi hazırlandım ama ayağa kalktığım an her şeyi unuttum, gibi devam eder gider bu cümleler. İşte burada duygusal zeka dediğimiz kavramdan bahsediyoruz aslında.

Önce duygusal zekanın tam tanımı nedir bir ona bakalım istiyorum. Duygusal zeka (EQ, Emotional Quotient), bir insanın kendisine veya başkalarına ait duyguları anlama, sezinleme, yönetme ve yönlendirme yetisi, kapasitesi ve becerisinin ölçümünü tanımlamaktadır, diyor Wikipedia amcamız.  Günümüzde firmalar duygusal zekanın önemini daha iyi kavramış durumdalar.

Önceden üst düzey işe alım mülakatlarında sadece sayısal verilere dayanarak işe alımlar gerçekleşirken şuan da işe alınacak kişinin empati yeteneği var mı, stres anında nasıl tepkiler veriyor, ekibindeki kişilerle iletişimi nasıl ve onları gerçekten tanıyor mu, gibi testler daha ön planda bulunmakta. Duygusal zekadaki bazı kavramları kısa kısa konuşalım istiyorum. İlk olarak empati dedik. Empati dediğimizde beynimize kazınmış bir tanımla karşılaşıyoruz. “Kendimi karşımdakinin yerine koymak.” Bu tanımı aç desek açamayız belki, empatide sadece bunu ezberlemişiz. Ama kaçımız gerçekten empati yapıyor ki? Diye sorulduğunda kalıyoruz. Kitabımızda ise empati hakkında yazılanlar şöyle; “ Empati bir tür; “Ben iyiyim, sen iyisin.” muhabbeti değildir. Bir lider açısından empati başka insanların duygularını kendi duygularıymış gibi benimsemek ya da herkesi hoşnut etmeye çalışmak anlamına gelmez. Empati; akıllıca kararlar alma sürecinde başka faktörlerin yanı sıra çalışanların duygularını da anlayışla göz önünde tutmak anlamına gelir.”

Bu yazdıklarımın bir örnekle daha iyi oturacağını düşünüyorum. İki firma düşünelim -isimleri çok orijinal olacak ama- A ve B firmaları olsunlar. İkisi de kadro fazlalığından dolayı işten çıkartma planlasın. A firması işçileri karşısına alıp böyle böyle bir durum var o yüzden şu tarihte şu kişiler işten çıkarılacak desin, B firması ise gene işçileri karşısına alıp her şeyi düzgünce anlatıp, neden böyle bir duruma gidildiğini, işçiler için üzgün olduğunu belirtip (samimi duygularla) endişesini ve şaşkınlığını ortaya koysun. Burada B’nin A’dan farkı empati yapmasıdır. Bizler robot değiliz ve karşımızdaki insana da robot olmadığımızı bizim de duygularımızın olduğunu bilmeli, bu prosedürü uygularken çıkartacağımız işçi, duygularını paylaştığımızı hissetmeli.

İlgimi çeken bir diğer kavram sosyal beceri. Kendisi duygusal zekanın bileşenlerinden biri. Kitap sosyal beceriyi en net şekilde şu şekilde anlatıyor, sosyal becerili insanlar kimi zaman boş duruyorlarmış, öyle insanlarla muhabbet ediyorlarmış izlenimi verebilirler. Bize bu şekilde gözüken insanlar aslında sosyal becerili insanlardır ve şuan sadece bir konu hakkında muhabbet ettiği insanın, hayatının farklı bir döneminde o insanın yardımına ihtiyacı olacağını bilir. Aslında okulumuzda aktif rol almaya çalıştığımız kulüplerin asıl amacının bu olduğunu düşünüyorum: sosyal becerilerimizi geliştirmek. Veya en basitinden ileride bir üretim fabrikasında çalıştığımızı düşünelim. Bir makine alımı olacak, eğer bu alanda çalışan mühendis bir arkadaşımız varsa onunla iletişime geçip makineyi kullanan biri olarak daha faydalı bilgiler alabiliriz.

Konudan çok da uzaklaşmak istememekle birlikte duygusal zekaya geri dönelim. Kimilerine göre duygusal zeka doğuştandır ve geliştiremeyiz, kimilerine göreyse yaşadığımız olaylara göre gelişebilir. Burada aslında şu anın mühendis adayları, geleceğin mühendisleri ve ebeveynleri olarak bizlere büyük bir görev düşüyor. Duygusal zekayı yönetmek için duyguları anlamalı ve yönetmeyi öğrenmeli, bunun için çalışmalıyız. Hiçbir şey yapmadan ben duygusal zekaya sahibim demek; hiçbir acı yaşamayan insanın, ben çok dayanıklıyımdır, demesiyle eşdeğerdir. Bu yüzden stresimizi kontrol altında tutmayı öğrenmeliyiz, insan ilişkilerine önem vermeliyiz, tartışmalarımızı olumlu ve güven verici bir şekilde çözmeliyiz.

Başka bir yazıda görüşmek üzere 🙂

 

Facebook Sayfamizdan Bizleri Takip Edebilirsiniz