Hayatımın en hızlı ve en eğlenceli başlayan yılı hayatımın en sakin biten yılı olarak tamamlıyor kendini. Son saatlerini de analizini yaparak ve yad ederek tamamlamak yakışır diye de kalemimi elime alıp bu satırları karalıyorum. Tabii ki burada hayatıma değer katan Industryolog Akademi serüvenimden bahsetmek lazım geliyor. Serüvenime ortak olanlar var olsunlar J

Kronolojik yazıları pek sevemem ama bu seferlik öyle yazmam gerekecek gibi. Sizlerle akademinin hayatıma nasıl girdiğini ve hayatıma hangi kavramları kattığını paylaşmak istiyorum. Kim bilir birilerine ışık tutar ve onun da hayatını değiştirmesine sebep olabilirim.

Moorhead’in de değindiği üzere Hiç kimse başarı merdivenlerini elleri cebinde tırmanmamıştır. Elleri cebinde çıkmaya çalışanlar elbette bir gün tökezler ve düşer. İşte tam o tökezleme ve düşeyazma halindeyken anlık bir kararla bir blog açma kararı aldım. Kendime ait bir penceremin olmasının bana mutluluk katacağı ve üretmenin hayatımdaki boşlukları dolduracağını düşünüyordum.

Blog’umla ilgili çalışmaları yapıp ilk yazımı yayınladığım gün üniversiteden tanıdığım, sayfasını takip ettiğim ama pek de samimi olmadığım bir arkadaşım bana bir mesaj attı ve “Önemli olan şey yaptıklarından ve yazdıklarından zevk alman. Aman ha sayılara takılma. İlk başlarda belki 3 belki de 5 kişi olacak ama bu sakın seni pes ettirmesin” gibi bir şeyler söyledi. Ki bloğumu değerlendiren ve bana yol gösteren insanın bir blogger olması ve en güzeli de ben bir şey demeden bana yazması çok mutlu hissettirmişti. Derken birkaç hafta sonra bir ilan paylaştığını gördüm. Yeni açacağı site için birlikte çalıştığı ekibi güçlendirmek ve büyütmek istiyordu.  Belki de bir süredir durgun oluşumu böyle bir etkinlikle bozacaktım ama emin değildim.

Bir insanın kendine güvenmesi güzel bir şey ama ondan daha güzeli özgüvenli olması. İşte tam da bu noktadaydım. Özgüvenim yüksekti ama kendime güven konusunda şüphelerim vardı. İşin sonunda tanıdığın bir insana mahcup olmak vardı. Birkaç saat kadar düşündükten sonra gece 11 civarı direk faceden bodozlama konuya daldım ve ben de katılmak istiyorum ne yapmam lazım dedim. Sağolsun abi ben zaten seni tanıyorum, sen de beni tanıyorsun. Bir şey yapmana gerek yok. Dahil olabilirsin aramıza dedi. Açıkçası bu kadar kolay bir süreç beklemiyordum. Derken hop sohbete dahil edildim falan.

Yazının asıl eğlenceli kısmı bundan sonra başlıyor. Too Big To Fail diye adlandırdığım bu kısım bir film isminden (ç)alıntı. 😀

Akademiye katıldığım andan itibaren hayatıma bakışım değişti. Nasıl oldu o diyecek biri çıkarsa da aynen şöyle aktarmaya başlıyorum. Akademinin büyük bir kısmı yaşça benden küçük. Bir sürü kardeşiniz olduğunu, bu çocukların sizin bilginize ve deneyiminize saygı duyduğunu hayal edin. Hemen ardından da okulu uzatacak kadar tembel, derslerle ilgisi alakası olmayan bir insan olduğunuzu gözünüzün önüne getirin. Ders çalışmadan, notlarını toparlamadan abim ders çalış diyemezsin dedim kendi kendime ve oturdum başladım dersleri toparlamaya. Çünkü kaybedemeyecek kadar büyük bir görevim vardı. Abi olmak zordu 😀


Okuma alışkanlığını son bir senede kazanmış bir insan olarak söylüyorum okumak ufkunuzu geliştiriyor. Buna kimsenin karşı çıkacağını sanmam. Çıkmasın da zaten ama şöyle düşünüyorum ki ne okuduğumuzla da alakalı bu ufku genişletmek. Bir fantastik kitap hayal gücümüzü geliştirebilir, bir bilim kurgu bakış açımızı değiştirebilir, bir biyografi hayatımıza yön verebilir ama bazı kitaplar da var ki olmasalar da olabilir. Yani sırf da okumak için okumamak lazım. Yaptığınız işin dişe dokunur bir şey katması lazım size. O yüzden kaybedemeyecek kadar büyük bir zaman kaybı yapmıyor ve okuduğum şeylerden öğrenmeyi, öğrendikçe daha çok öğrenmeyi kendime görev ediniyordum. Peki niye? Çünkü bu bıcırıklar bana bir şeyler sorduklarında onları daha doğru yönlendirebilmek için. Ne kadar cici bir abi 😀


Akademi içinde abi olmak çok eğlenceliydi ama hitap ettiğimiz bir de kitle vardı. Bizi seven, destekleyen, okuyan, paylaşan hatta kimi zaman kendi yazılarını yollayan. Biraz da onlar için gelişmek gerekiyordu. Peki bunun için ne gerekiyordu? Yenilikler lazımdı. Peki bunun için ne lazımdı? Bakınız yine başa geliyoruz çalışma ve bilgi. Hep daha fazlasını öğrenmek ve öğrendiklerini de uygulamak lazım geliyordu. Tıpkı pomodoro gibi. Kendi yemediğimiz yemeği satmak bize yakışmaz dostlar 😀 Peki ya pomodoro neydi? Kaybedemeyecek kadar büyük zamanı yönetmekti tabii ki. Peki ya bunu nasıl öğrendim dersiniz? Çok fikir ortaya atıyor ama çok iş yapmıyordum ve buna çözüm bulmalıydım. Yani zamanımı düzenli kullanmalıydım. İşin merkezinde yine akademi var anlayacağınız 😀


Şuan yazacağım paragraf ise akademinin bana kattığı en güzel şey. KAYBEDEMEYECEK KADAR BÜYÜK DOSTLUK. Akademiye başlarken böyle bir şey hayal etmemiştim. Ne bileyim gece şarkı söyleyip ses kaydı atan bir Murat, mesaj attıktan 5 dakika sonra cevap vermedim diye arayıp aklına gelen fikri heyecanla anlatan Eren, mütemadiyen çıkıntılık yapan Büşra, tek mesaj halinde “abi nasılsın ben iyiyim hadi kendine iyi bak” diyen Gonca, devamlı sabrını sınamama rağmen hep güler güzle yaklaşan Kader.. Hepsiyle ilgili yazacak o kadar çok şey var ki.  İşte 2016 bana böyle geldi ve bir şekilde de bitiyor ve gidiyor.

Dostluğumuz hem siz okur dostlarla, hem de akademideki dostlarla daim olsun. Mutlu yıllar.

Facebook Sayfamizdan Bizleri Takip Edebilirsiniz
Alperen Bilgehan Dede

Süleyman Demirel Üniversitesi- Endüstri Mühendisliği bölümü öğrencisi, hayata dair şeyleri hayatın içerisinden öğrenmeyi seven, mühendislik etimolojisine hayran ancak eğitiminin problemli olduğunu düşünen insan taneciği…

http://alperendede.com