Uzun bir aradan sonra merhaba,

3 aydan daha uzun süredir bu bilgisayarın başına geçip yazı yazmaktan uzak kaldım.  Nasılsın sevgili okur?  Ben iyiyim, çok güzel şeyler yaşadım, çok güzel şeyler yaptım hepsini tek tek anlatacağım.  Bu 3 ayda ne mi oldu?  Ben değiştim; her şey, herkes, her an değişti.

İçimde benim yıllardır büyüyen büyüdükçe kalıbına sığmayan bir güvercin vardı. Eylül 2016’da o güvercini artık daha fazla içimde tutamayacak duruma gelmiştim. Dünya uçsuz bucaksız, keşfedilmeyi bekleyen onca yer varken bir yandan tez, bir yandan iş arama derdine düştüğüm sıralarda karşıma Uludağ Üniversitesi bünyesinde görev yapan Proje Atölyesi denk geldi. Bu tür denemelerim daha önce defalarca olumsuzlukla sonuçlandığı için ilk önce biraz çekindim ama sonra son bir kez de olsa bunu denemeye karar verdim. Başvurdum ve aynı gece Romanya’da bir proje için kabul aldım. Bunda yeşil pasaportumun olması ve projenin 3 aylık bir süreç olması çok etkili oldu. O gece sabaha kadar uyumadım ailem uyuyor, kalkmalarını bekliyorum haber vermem lazım çünkü. Saat 5.30 gibiydi annem sesime uyanmıştı ve büyük heyecanla anlattım ardından babam uyandı noluyor diye evde bir heyecan bir heyecan. Ben gidiyorum diye! Artık onlarda nasıl bıktılarsa benim bu yurtdışına açılma merakımdan hiç düşünelim olayı olmadı, “Git kızım  artık, sonunda oldu!” dediler.

Neyse işlemleri hallettik aldım tüm Industryolog Akademi’yi arkama  24 Eylül’de İstanbul’a ulaştım. İstanbul’dan Romanya’nın Cluj şehrine uçağım ama gitmem gereken yer Cluj’a 5 saat uzaklıkta ki Macaristan sınırına 1 saat uzaklıkta olan Arad şehri.  Atatürk Havalimanına gittim elimde 50 kiloluk bagaj var (annem sağolsun yarısı yiyecek ) ama Havayolu şirketinin verdiği hak el bagajıyla beraber 28 kg 🙂 .   Aşağıya vermem gereken hakkım 20 kilo olmasına rağmen 26 kiloluk büyük valizimi bizim insanımızın güzel yüreği sağolsun hiçbir ücret ödemeden teslim ettim. Tamam onu verdim ama elimde 2 tane daha el bagajı var. Ben kara kara düşünüyorum napsam , nasıl geçirsem diye. Uçağı beklerken karşımda bir genç oturuyordu el bagajı da yoktu. Kendisi yabancı gibi mavi gözlü sarışın filan böyle cool bir tip. Düşünüyorum İngilizce mi sorsam diyorum, düşünüyorum “Can you…. ??!!”  yok olmuyor. Neyse 2 bagajla geçmeyi deneyeyim dedim, geçerken Yusuf Yusuf ben. Vee beklenen an.. Geçiyorum ve bir sorun olmadı bir “Oh..” çektim 😀 Uçağa transfer edilmek için bindiğimiz otobüste karşımda yabancı olduğunu düşündüğüm genç oturuyor.  Arada telefonuna bakıyor ama bana da bakıyor sonra birden bana “Pardon, Gül EKMEN misiniz?” dedi.  O anda içimden aynı anda geçen  “Aa Türkmüş ya!” “İsmi mi nerden biliyo o zaman Türkse lan? ” “Tövbe Bismillah”  tarzı bin bir söz ve verdiğim “Evet :o” cevabı. Sonra bana aynı yerde çalışacağız beraber demesi ! İçimden “Allaaahh Yarabbiii sana geliyorum” diyorum ama nasıl diyorum bir görseniz. Hiçbir yerini, dilini, nasıl gideceğimi bilmediğim bir ülkeye, beraber çalışacağımız arkadaşla gidiyorum! Daha ne isteyeyim. Burak canım kardeşim, Arad’da edindiğim ailenin ilk üyesi. Onunla beraber Arad’a doğru yolculuğa çıktık. Beni kurumdaki çalışanlardan biri karşıladı yurda götürdü. Yurda ilk girdiğimde karşılaştığım manzara Adanalı İbrahim’in mavi speaker’ıyla internetin çektiği odanın kapısının önünde oturup, son ses müzik dinlemesiydi. Sağolsunlar arkadaşlar çok candan karşıladılar ama tabi herkes yeni bir Türk’ün gelmesinden yılmıştı. Neden yılmasınlar ki bir yurtta 25 Türk!  Romanya’da küçük bir aşiret kurulmuştu. Sonra ilk oda arkadaşım Kerime’yle tanıştım. Aslında gitmeden önce Türkiye’de ki kurumdaki arkadaşlardan duymuştum kafa kızdır demişlerdi de zaten ilk gördüğümden itibaren kanım ısınmıştı ona.  Böyle böyle yurda alışmaya başladım. Zaten alışılmayacak bir durum yoktu mutfağa gidiyorum duvarda Türk Bayrağı, Adanaspor Bayrağı. Pencereden kafamı çıkarıyorum karşı yurttan “Napıyosunuz gençler!” sesi.  Birkaç yabancı vardı onlarda Türkçe öğrenmiş sabahları Günaydın filan diyorlardı en son.  Sağolsun bi Melikşah’ımız vardı İngilizce öğrencem diye giden herkese (yabancılara da dahil) Antep şivesini öğretmişti. En son koridorda İtalyan Betty’le beraber “Rafım nere gidin?” diye birbirlerine seslendiklerini hatırlıyorum.

Gittiğim ilk hafta Romanya’da gezeceksen otostopla yapabilirsin, burası güvenli dediler. Ne de güzel dediler. İlk otostopumu 3 kız arkadaşlımla beraber Baia Mare’ye giderken bir Türk tırına çektim abinin adı Ersan’dı. Atladık 4 kız; güzel bir yolculuk geçirdik. Daha sonraları yolda kaldığımızda, bir derdimiz olduğunda arayıp yardım isterdik kendisinden.

Bu arada yurtta her gece bir tatlı krizine girdiğimizden benim de çok sevdiğim bir tatlı olan un helvasını yapardım arada.  Genelde sevdiklerini söylüyorlardı ama tabi yoklukta en kötü tatlı bile olsa orada güzel gelirdi. Hazalcığım bana ‘Un Helvam’ derdi.  Bir de çok renkli, çılgın Fulya’mız vardı. Fulya’nın da yeşil pasaportu vardı ve benim gibi haydi gidelim dediğinde kalkıp gidebilen kafa dengi bir kızdı.  Daha sonra Fulya’yla nerelere gitsek diye bakarken Romanya Timişoara’dan Almanya Berlin’e 3 Euroya uçak bileti bulduk. Hayatımın en çılgın gezilerinden birisine çıkacağımı bilmiyordum tabi ki! Bu arada Fulyayla beni yurtta, ofiste topa tutuyorlar çünkü  maalesef Romanya’dan Avrupa’ya gezmeye gitmek için Schengen vizesi alınması gerekiyor. Biz Almanya gezisine çıkmadan bizim kuruma yavaş yavaş yabancı gönüllüler gelmeye başlamıştı.  2 hafta sonra Kerimeyle odalarımız ayrıldı ve yeni oda arkadaşım İrene, İspanyol’du. Onların geldiği gün, Sıla ve Kamil’in kurumunda Turkish Event vardı  tabi ki  onlara desteğe gittik. Çok güzel bir organizasyon düzenlendi o gece. Yabancılara kız isteme merasimimizi ve kına gecemizi tanıttık Yemeklerimize bayılıyorlar zaten! Etkinlik sonrası tabi ki bizim düğün müzikleriyle eğlendik.  En son gelin kızın etrafında kınayı getir aney diye dönüyorduk yabancılarla. Ha bir de yurdun “Holigan Türkler” adında bir Whatsapp grubu var öyle her geleni almıyorlar içeriye. Allahtan bu event oldu da gruba dahil olmayı başarabildik.

img-20161004-wa0026

Artık yurdumuzda Türk nüfusu yavaş yavaş azalmaya başlamıştı ve İspanyol, İtalyan, Estonyalı, Polonyalı, Alman, Portekizli gönüllüler geldi. Mutfakta artık İngilizce konuşulmaya başlanmıştı yavaş yavaş. Ama tabi biz kendi kültürümüzü öyle güzel empoze ediyoruz ki. Sen kalk elin memleketine yabancı dil öğreneyim farklı kültür öğreneyim diye git. Hepsi yavaş yavaş Türkçe konuşmaya başlasın, bizim halaylarımızı çeksinler. Portekizli Antonio’nun Türkçe ilk öğrendiği kelime onun deyişiyle “Sabur, Sabur, Ya Sabur” olmuştu mesela.  Ya da koridor da Alman Lucayla sadece ikisi varken Lucanın ona “Defol” demesi Antonio’nun da ona “Allah Allah” diye tepki vermesi. Şaka yapmıyorum. Yapılan partilerde yabancılar “Damat Halayı” isteyip, halay başı olmaya başlamışlardı. Bir ara gerçekten napıyoruz ya biz demedim değil :).

Bu şekilde 1 ayımı geçirdim, ilk ay yaptığım Berlin-Prag-Budapeşte gezimi bir sonraki yazımda anlatacağım.

Serinin 2. sini okumak için tıklayın.

Takipte kalın. Sevgiyle.

 

Facebook Sayfamizdan Bizleri Takip Edebilirsiniz